Transatlantik: Maduro olayı | 2026'da ABD gündemi

08.01.2026 medyascope.tv

8 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Benim, beklenmedik şekilde trafikte kalmam nedeniyle dün yapamadığımız ‘Transatlantik’ yayınını bugün yapıyoruz. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar Washington'dan katılıyor. Bugün, ağırlıkla ABD'yi, Trump'ın yepyeni dünya düzenini konuşacağız. Aslında konuşacak çok şey var ama biraz dağılmadan yapalım istiyorum. Gönül, seninle başlayalım. ABD güçleri Maduro'yu kaçırdı ama rejimi değiştirmedi, yardımcısını getirdi. Maduro narkoterörden yargılanacak ama, açıkçası birçok kişinin yaptığı ‘’haydut devlet’’ tanımını ben de yapıyorum. Bir devlet başkanını eşiyle beraber yatağından alıp götürmek, kendi ülkesine getirmek… Bu mesele çok yorumlandı ama böyle serinkanlı bir şekilde baktığımızda, siz oradaki medyayı da çok yakından takip ediyorsunuz. Tam olarak ne oldu, Trump ne yaptı? Bu böyle bir çılgınlık yaptı diye geçiştirilecek bir şey değil, bambaşka bir şey.
Gönül Tol: Haydutluk kelimesine katılıyorum. Bu sadece Maduro'nun kaçırılmış olmasının ötesinde de bir şey. Trump’ın daha sonra  “Venezuela'yı biz yöneteceğiz” sözleri de önemli. Hoş, daha sonra Marco Rubio o söylemi yumuşattı, “Trump aslında başka bir şey demek istedi, biz gidip Venezuela'yı yönetmeyeceğiz” dedi ama, “Venezuela'yı biz yöneteceğiz, bütün petrolünü biz alacağız” söylem düzeyine baktığınızda, Venezuela’yı bir koloni haline getirmeye çalıştığını görüyorsunuz ve bu korkunç bir şey. Ahlâki tarafını bir tarafa bırakıyorum, hem söylem olarak hem de Maduro'ya yapılmış olan, uluslararası hukuka aykırı. Maduro bir diktatör olabilir. Seçimlerde muhalefet kazandı, Venezuela halkının büyük bir çoğunluğu Maduro'nun gitmesine seviniyor olabilir, ama mesela şu anda Venezuela'da bulunan Batılı gazetecilerin katıldıkları programları dinliyordum bu sabah, Venezuela halkının çok büyük bir endişe içerisinde olduğunu söylüyorlar. Evet, Maduro hiçbir popülerliği olmayan bir diktatördü, ama halk şu anda endişe içerisinde ve ne olacağını merak ediyor. Dolayısıyla Maduro'nun kim olduğundan, nasıl bir diktatör olduğundan bağımsız olarak, siz bir başka ülkenin liderini böyle özel bir operasyonla gidip yatağından alıp zorla kendi ülkenize getirirseniz, bunun uluslararası hukukla bağdaşan hiçbir tarafı yok.
Trump ne yapıyor? Amerikan yasaları açısından bakıldığında aslında bu daha az problemli. Mesela Kongre’de şöyle bir tartışma var: “Bize hiç haber vermedi. Amerika bu tür bir askeri operasyon yapmadan önce haber vermekle yükümlü” diyor. Trump yönetimi de “Hayır bu gizli bir operasyondu, biz bunun medya sızmasını istemedik, o nedenle böyle bir yükümlülüğümüz yoktu” diyor ve bunu, özellikle 1980'li yıllarda oluşturulmuş bir yasaya dayandırıyorlar. Ama onun ötesinde, 11 Eylül'den bu yana gerçekten Amerikan başkanlarının elinde çok ciddi bir güç toplandığını görüyoruz. Özellikle dış politika konusunda Kongre’ye danışmama, sadece Trump'ın yaptığı bir şey değil. Bunu Obama da George Bush da yaptı. Dolayısıyla Amerikan yasaları açısından bu daha az problemli.
Ne olduğu konusuna gelince: Evet, Maduro kaçırıldı, New York'ta mahkemeye çıkarıldı. Bir sonraki duruşma mart ayında görülecek. ‘’Bu nasıl rasyonel bir şekilde açıklanabilir, Trump bunu neden yaptı?’’ konusunu günlerdir Ömer’le tartışıyoruz.  Aslında farklı düşündüğümüz pek çok şey var, ama bence ortaklaştığımız konu, aslında bu operasyonun geleceği belliydi. Maduro'nun bu şekilde kaçırılmasını tabii ki kimse beklemiyordu. Ama Karayipler'e o kadar ciddi bir askeri güç yığıldı ki, uzun zamandır Venezuela'ya bir operasyon bekleniyordu. Yoksa o kadar askerî gücün oraya yığılması açıklanamazdı zaten.
Trump’ın bunu neden yaptığı konusuna gelince: Aslında bunun arkasındaki beynin Marco Rubio olduğu konusunda Ömer’le benzer düşünüyoruz. Her şeyden önce, Marco Rubio’nun 2028 için başkanlık ajandası var, bunun için aday olmayı planlıyor ve bu yüzden şu anda bu tür adımları atıyor. Marco Rubio’nun, senatör olduğu günden bu yana, Amerika'nın, Küba, Venezuela gibi Latin Amerika'daki sosyalist rejimlere karşı çok daha sert bir tutum alması gerektiğine, çok daha izole etmesi gerektiğine dair söylemleri vardı. Yani bu yeni değil. Marco Rubio'nun 2028 başkanlık hesaplarıyla kendi dünya görüşünü -ki o dünya görüşüne göre, Amerika’nın, Batı yarımkürede çok daha etkin bir rol oynaması gerekiyor. Şimdi buna ‘’Donroe Doktrini’’ deniyor. Bu, Marco Rubio’nun motivasyonları. Rubio, pek çok dış politika konusunda kendi gündemi olan bir adam. Mesela Ukrayna konusunda Trump'tan da farklılaşan yönleri vardı, fakat bu gündemini hayata geçirememişti.
Peki ne oldu da Trump Marco Rubio'yu dinlemeye karar verdi? İşte bu noktada ‘’Trump bunu nasıl görüyor?’’ sorusu önemli. Bence, Trump için bu sadece bir güç gösterisi. Ömer’le bu konuda ayrılıyoruz. Yani büyük bir vizyonun, ‘’Donroe Doktrini’’ denerek ortaya konmuş o büyük stratejinin bir parçası değil. Çünkü bence Trump'ın kafası bu şekilde çalışmıyor. Trump, çok daha küçük hesaplarla, çok daha sembolik motivasyonlarla hareket ediyor. Marco Rubio Trump'a, “Biz Venezuela'nın petrolünü alabiliriz. Maduro bir diktatör. Bizim MAGA tabanımızda, özellikle Florida gibi önemli salıncak eyaletlerde ciddi bir Venezuela toplumu var ve Maduro, bunlar arasında bir nefret objesi. Aynı zamanda siz içeride güçlü görünürsünüz” diyerek, Trump'ı ikna etti. Bunu rasyonel olarak paketleyebilmek, tabana satabilmek için söyledikleri şeyler neler? Birkaç tane şey var ama bunların hiçbiri bana anlamlı gelmiyor. Mesela petrol konusu. Trump bunu çok sık tekrar ediyor ve “Biz Venezuela’nın petrolünü alacağız” diyor. Hatta Trump'ın kabinesinden birkaç isim, “Maduro'yu buraya getirerek çok iyi yaptık, çünkü bu yılki ara seçimlerden önce petrol fiyatları da düşer” dedi.  Bence bunların hiçbiri anlamlı değil. Zaten Marco Rubio da “Bizim petrole ihtiyacımız yok. Amerika dünyanın en çok petrol üreten ülkesi” dedi. İkincisi, Venezuela petrolünü çıkarmak, daha önce de söylendiği gibi çok maliyetli; yüz milyar dolarlık bir yatırım gerekiyor. Bu yatırımı kim yapacak? Amerikalı petrol şirketlerinin, bu kadar kaotik ve yarın ne olacağını bilmedikleri ortamda yatırım yapacak hâli yok. O yüzden “Gireriz, Venezuela'nın da petrolünü alırız, seçimler öncesi petrol fiyatlarını da düşürürüz” söylemi bana mantıklı gelmiyor. Kaldı ki, örneği de var, işler tam öyle işlemiyor. Libya'da da, Irak'ta da benzer şeyler söylendi. “Bu diktatörler giderse bu ülkeler o enerji potansiyellerini hayata geçirirler” dendi. Irak da Libya da eskiden ürettiği kadar petrol üretmiyor. O nedenle Venezuela'nın, 90'larda ürettiği kadar petrol üretebilmesi ve bunun, özellikle de Amerika'ya bir ekonomik getiri sağlaması yıllar alacak bir şey. Bu nedenle bana petrol argümanı gerçekçi gelmiyor.
İkinci argüman, ‘’uyuşturucu ile mücadele ediyoruz’’ argümanı. Yine Ömer'in programda çok sık tekrarladığı bir şey vardı, uyuşturucu konusunda Venezuela Amerika'nın temel problemi değil. Çünkü Amerika'nın problemi fentanil. Oysa Trump kokainden bahsediyor. Evet, Venezuela kokain ticareti açısından önemli bir yer. Fakat sadece Avrupa'ya giden kokainin geçiş noktası. O yüzden, siz bunu yaparak Amerika'nın uyuşturucu sorununu da çözmeyeceksiniz.
Üçüncü argüman: İç siyasette kendi tabanına ‘’biz güçlü duruyoruz, bakın göçmen meselesini de bu çözecek’’ mesajını verdiğini söylüyorlar. Bu argüman da bana çok mantıklı gelmiyor. Çünkü daha dün, yapılan kamuoyu araştırmalarına baktım, Amerikan halkının üçte ikisi, Maduro’nun bu şekilde kaçırılmasının yanlış bir adım olduğunu düşünüyor. Biliyorsun Trump'ın görev destek oranı %30'larda; çok düşük bir yerde. Ekonomik sıkıntının yanı sıra, sebeplerden bir tanesi, MAGA tabanının “Trump bize ‘Önce Amerika’ diyerek bir söz vermişti. Amerika'nın problemlerini önceleyeceğim’ demişti. Fakat göreve geldiğinden beri dış politika meseleleriyle daha fazla ilgileniyor” demesi. Dolayısıyla MAGA tabanında, Venezuela'da olanlar, İran'ı bombalama gibi dış politika odaklı bir gündem, popüler bir gündem değil, Trump'a oy kaybettiren bir gündem.
Son olarak, Çin-Rusya meselesi var. “Biz böyle bir operasyon yaptık. Çünkü Venezuela’nın, Çin ve Rusya gibi bizim düşman bellediğimiz ülkelerle çok yakın ilişkisi var ve burası bizim arka bahçemiz” diyorlar. Çin'in ve Rusya'nın Venezuela'yla kurduğu bir ilişki var. Hatta Marco Rubio açısından İran daha önemli. Bu arada Hizbullah, Venezuela topraklarını kullanarak eğitim veriyor militanlarına. Bu uyuşturucu ticaretinden Hizbullah para kazanıyor. Dolayısıyla, Hizbullah'ın, İran'ın, Venezuela ile kurduğu ilişki önemli. Fakat Ukrayna'ya “Sen Doğu topraklarını Putin’e, Rusya’ya ver” diyen bir Trump'tan bahsediyoruz. Trump'ın derdi, Rusya ve Çin'in gücünü çerçevelemek değil. Bunlar da benim kafamda açıklamıyor.
Bir de şununla bitireyim; Rubio “Donroe Doktrini” diyor, dediğim gibi o doktrini Trump'ın içselleştirdiğini düşünmüyorum. Fakat bunun arkasındaki beyin Marco Rubio, bu da bana mantıklı gelmiyor. Donroe Doktrini nedir? 19. yüzyılda James Monroe'nun bir doktrini vardı, “Latin Amerika benim etki alanım. Avrupalı ülkeler bu bölgeden uzak duracak” diyordu. 19. yüzyıl dünyasında, bu, anlamlı bir doktrin olabilir. Çünkü küçücük bir Amerika var. Bu doktrini hayata geçirecek kadar bile askeri gücü olmayan, İngiliz donanması sayesinde o doktrini hayata geçirmeye çabalayan bir Amerika’dan söz ediyoruz. Böyle bir dünyada Monroe Doktrini anlaşılabilir. Askerî olarak, ekonomik olarak dünyanın en güçlü ülkesi Amerika, öyle değil mi? Dünyanın her bölgesindeki etki alanından vazgeçip, kendi gücünü ve etki alanını, Avrupa'ya, Asya'ya oranla ekonomik olarak çok da etkili olmayan bu bölgeye sıkıştırmak, Trump'ın dünya görüşünden bakıldığında bile anlamlı gelmiyor bana. Çünkü Trump dünyanın en güçlü lideri olduğunu düşünüyor. Parmağını şaklatınca her yerde rejimleri devirebileceğini, aktörlerin davranışlarını değiştirebileceğini düşünüyor. Bu da bana mantıklı gelmiyor. Marco Rubio'nun bütün bunları meşrulaştıracak başka bir dünya görüşü olabilir. Fakat Trump açısından bu, sadece böyle teatral, sembolik bir güç gösterisi gibi geliyor.

Ruşen Çakır: Ömer, sen savun bakalım ‘’haydut Trump’'ı, nasıl savunacaksın? Dalga geçiyorum tabii ama özellikle şunu sormak istiyorum: Meksika, Kolombiya, Küba ve Grönland telaffuz ediliyor. İran da telaffuz edildi biliyorsun. Anladığım kadarıyla ‘’olur mu öyle şey?’’ diyen kimse kalmadı Maduro'nun başına gelenlerden sonra. Şimdi herkes bekliyor. Bu arada önemli bir ayrıntıyı da belirtelim. Trump, aralarında iklim değişikliğiyle mücadelede kilit rol oynayan Birleşmiş Milletler kuruluşlarının da bulunduğu 66 uluslararası örgütten çekilme kararı aldı. O kuruluşların büyük birçoğu herhalde etkisizleşecek, ekonomik sorun yaşayacak. Bütün bu hengamede bu konu arada kaynadı. Tabii bir de NATO meselesi var, o da işin içerisine bir şekilde giriyor. Özellikle Grönland'a bir Amerikan müdahalesinin Avrupa'yı, Avrupa Birliği’ni ve NATO'yu zorlayacağı söyleniyor. Yıla böyle giren Trump, eski düzenin birçok taşını yerinden oynatacak mı, oynatabilir mi? Yoksa bununla yetinecek miyiz, ne dersin?
Ömer Taşpınar: Kısa cevap vereyim, evet, oynatabilir. ‘’Haydut devlet’’ kavramı, zamanında, Amerika’nın İran, Kore, Irak, hatta Suriye gibi terörizme destek veren küçük devletler için kullandığı bir kavramdı. Amerika, dünyanın en güçlü askeri yapısına sahip, halen ekonomik olarak en güçlü ülkesi.  Bugün ‘’haydut devlet’’ kavramını Amerika için kullandığımızda, 19. yüzyılda güçlülerin istediklerini yaptıkları bir döneme dönüyoruz anlamına geliyor bu. Yani uluslararası hukukun, Birleşmiş Milletlerin, İkinci Dünya Savaşı'nda kurulan düzenin yerine, çok kutuplu, 19. yüzyıl dinamiklerine benzer, güçlü ülkelerin emperyalizmle, hatta kolonyalizmle istediklerini yaptıkları bir dünyaya doğru gidiliyor. Trump'ın anlam ve stratejik dünyasında bu, aslında kendi açısından çok tutarlı çünkü Trump'ın dünyası kazananlar ve kaybedenler üzerine kurulu. Güçlülerin kazandığı, zayıfların da kaybettiği bir düzen. Trump da hep kazanan olmak veya kazananın yanında olmak istiyor. Şu anda kurduğumuz paradigmada en tehlikeli durum, artık Çin ve Rusya'nın da birer kutup olarak kendi etki bölgelerinde istediklerini yapacak meşruiyete ulaşmaları. Amerika'nın Ukrayna konusunda artık kolay kolay söyleyecek bir sözü yok. Zaten pek yoktu ama meşrulaştırdı. Yarın bir gün, Rusya, elindeki taktik nükleer silahların bir kısmını Karadeniz'de, bir kısmını Ukrayna'nın kırsal yerlerinde güç gösterisiyle kullansa ve “Zelensky 24 saat içinde istifa ettiğini açıklayıp bütün her şeyi bırakmazsa, biz nükleer silahla geliyoruz” dediğinde, Amerika ne diyecek? “Bunu yapma, bu bir haydut devletlik!” mi diyecek? Diyemeyecek. Çin yarın Tayvan'a askeri müdahale yaptığında, Tayvan yönetimini öldürdüğünde veya Tayvan'ı işgal ettiğinde, Amerika ne diyecek? “Bu senin yaptığın uluslararası hukuka uymaz!” mı diyecek? Diyemeyecek.
O açılardan 19. yüzyılda güçlülerin istediklerini yaptıkları, emperyalizmin paradigma olduğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu bakımdan çok tehlikeli bir döneme girdik. Normal şartlar altında, Batıdaki, özellikle Avrupa'daki ülkelerin, Japonya'nın, Avustralya'nın, Kanada'nın, Amerika'nın yaptığına karşı çıkmalarını beklerdik. Ama İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve korku içindeki Kanada, Trump'ın suyuna gitmeye çalışıyorlar ve Trump'la anlaşmaya çalışıyorlar. Çünkü güç dengelerine baktığımızda, hiç kimse Trump'la çatışmak istemiyor. Tabii ki Türkiye de çatışmak istemiyor. Çünkü Trump Maduro'ya karşı yaptığı bu son hamlesiyle, Amerika'yı, daha önce sahip olmadığı bir platforma ulaştırdı, blöflerine inandırıcılık kazandırdı. Hatırlarsan bu programda da konuşmuştuk; Trump için, ‘’Trump Her Zaman Korkup Geri Adım Atar’’ anlamına gelen TACO (Trump Always Chickens Out) kısaltmasının kullanıldığını söylüyorduk. Bak, bu sefer korkup geri adım atmadı, bu sefer gerçekten güç kullandı. Gitti, bir ülkenin liderini, Maduro’yu, cımbızla çeker gibi, kendi açısından başarılı bir operasyonla aldı ve kendi anlam dünyasında yine tutarlı bir şey yaptı: Amerika’nın Irak'ta yaptığını, hatta Bush döneminde Panama'ya gidip Devlet Başkanı Manuel Noriega'yı alıp getirmesi, Panama'ya veya Irak'a askerî işgal şeklinde sonuçlanan bir operasyona da girişmedi. Amerika şu anda Venezuela'yı işgal etmiş değil. Bir Irak senaryosu, bir Panama senaryosuyla karşı karşıya değiliz. Çünkü Trump bu konuda bazı dersler almış durumda. Irak'ta rejimi değiştirdi, “Demokrasi getireceğim” dedi, bir kaos oldu. Bugün Venezuela'da rejimi değiştirerek Machado'yu getirse ne olacak? Chavismo ve Chávez’e hâlâ bağlı olan askeri güçler muhtemelen hemen silah bırakmayacaklar ve ülke bir iç savaşa, bir kaosa doğru sürüklenecek. Onu yapmıyor mesela, kendi açısından tutarlı. Rejimi değiştirmiyor, rejimin içerideki elemanlarına “Siz artık bana bağlısınız, benim dediklerimi yapacaksınız” diyor. Demokrasi kelimesinin D'sini bile ağzına almıyor.
Trump'a destek veren Marco Rubio ve Elliot Abrams gibi neo-con gelenekten gelenlerin istedikleri şey, demokrasiden, siyasi tutukluların serbest bırakılmasından, demokrasiye geçiş döneminden, seçimlerden bahsetmesi, muhalefete bir omuz vermesi. O konularda ağzını bile açmıyor Trump, “Petrolün üçte biri artık bizim, sattıkları petrolün üçte birinin parasını bize verecekler. Ülkeden Çin'i, Rusya'yı, Küba'yı, İran'ı çıkarıyorlar. Benim dediğimi yapacaklar. Bundan sonra böyle narkotrafik olmayacak. Göçmen gelmeyecek, hatta buradaki göçmenleri biz yavaş yavaş Venezuela'ya yollamaya başlayacağız” diyor. Gönül’ün haklı olarak dediği gibi, hiçbiri aslında mantıklı ve ikna edici değil ama bütün bunları yaparak da Venezuela dört tane ana konunun buluştuğu yer olduğu için, bunu kendi tabanına kendi açısından başarı olarak satıyor. Bu dört konu nedir? Petrol. Petrol fiyatları bugün çok düşük, daha da düşecek gibi. Petrolü bir şekilde ele geçirmek Amerika açısından bir başarı. Trump’ın ve Trump'a destek verenlerin dünyasında bu her zaman merkantilizm. Yani petrol meselesi önemli bir mesele.
Daha önemlisi, göçmenler meselesi. Buradan 7-8 milyon göçmen çıkmıştı. Bunların 1 milyonu, Amerika'da meşru olarak göçmenler. Yani 1 milyon Venezuelalı illegal yollarla değil, legal yollarla, siyasi mülteci olarak burada ve Trump onları da yollamak istiyor. Göçmen boyutu var, çok önemli. “Narkotrafik” diyor. Tamam, Amerika'ya gelen kokainin çoğu aslında Kolombiya'dan geliyor, ama sonuçta bu ülke de kokain konusunda sabıkalı bir ülke. Bir de o meselede tabii fentanil konusu var ve bu konuda hem Meksika’yı hem Çin’i uyarıyor.  Amerika'nın, önümüzdeki dönemde Meksika'da fentanil üreten atölye ve fabrikaları bombalaması da gündemde. İşin bir de o boyutu var. Ayrıca, Venezuela'nın en büyük ekonomik ortağı Çin. Venezuela petrolünün %80'ini Çin'e satıyor. Amerikan İstihbaratının, İran'dan balistik füze aldığı yönünde raporları vardı. İran'dan insansız silah aracı, dron alıyor. İran'la Venezuela arasında bir ilişki var, bu Amerikan İstihbaratının raporu. Rusya destek veriyor, Küba zaten bütünüyle rejimi koruyan ülke. Domino teorisiyle “Ben bu rejimi böylesine silkelersem, Küba da silkelenir” diyor. Marco Rubio Kübalı zaten, orada da o devreye giriyor. Kendi anlam dünyasında, Irak'taki Amerika'nın yaptığı hataları tekrar etmeden, BAAS Partisi'ni yok etme, demokrasiden bahsetme, ulus inşa etme, kurumları yeniden yapılandırma gibi bir sosyal mühendislik işine girmeden, dışarıdan böyle bir müdahaleyle bu otoriter rejimi kendine bağlıyor. Ben bunu başarılı olduğu için övmüyorum veya savunmuyorum. Ama Trump'ın dünyasında bu böyle; bunu bir başarı olarak satıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Batı Yarımküre merkezli yeni dış politika yaklaşımı, ‘’Monroe Doktrini’nin güncellenmiş versiyonu ‘’Donroe Doktrini’’ olarak adlandırılıyor. Trump, ‘’Monroe’’ yerine ‘’Donroe’’ diyerek, bunu kendi doktrini olarak belirliyor ve diyor ki: “Bu Batı Yerküre içinde benim dışımda bir güç olamaz. Ben buralarda Çin'in, Rusya'nın, İran'ın, Küba'nın güçlü olmasını istemiyorum.” diyor. Batı yerkürede Kanada'nın biraz kuzeyinde, Avustralya’nın yarısı kadar çok büyük bir ada var, o ada da Danimarka’ya bağlı Grönland Adası. Trump o adayı satın almak veya işgal etmek istiyor. Avrupa ülkeleri “Ne yapacağız bu adamla?” diye ciddi olarak düşünüyor. Yarın bir gün, Amerika askeri olarak oraya küçük bir çıkarma yapıp “Grönland bizimdir” derse, Danimarka ne diyecek? Danimarka şu anda “O zaman NATO mahvolur, NATO yıkılır” diyor. Amerika'nın da buna cevabı gayet basit, “NATO benim. Bensiz NATO mu olur? NATO kim? Fransa mı, İngiltere mi, Almanya mı NATO? NATO benim. Ben girdikten sonra hiçbir şey olmaz” diyor. Tabii ki iş bu kadar basit değil. Trump böyle bir şey yaparsa NATO gerçekten ciddi bir krize girer. ‘’Bu artık delilik değil, adam bunu gerçekten yapabilir, inandırıcılık kazandı ve blöf yapmıyor’’ durumu gerçekleştiği için, bence, şu anda Fransa, İngiltere ve Almanya, Danimarka Başbakanı’na gidip “Buna bir çözüm bulalım, gerekirse 50 yıllık bir kontrat yapıp Grönland'ı Amerika'ya satalım ve hep beraber, NATO'yu krize sokmadan, Ukrayna meselesinde çok zor bir durumda kalmadan bir çözüm üretelim” diyecek. Trump da bunu şu anda ön plana koyuyor, “Grönland’ı güzellikle de satın alabiliriz yapabiliriz, zorla da yapabiliriz. Satmazsanız ben gelip alırım” diyor. Artık böyle bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya Trump'ın artık blöf yapmadığı, silaha ve askeri güce başvurabileceği bir dünya.
Çok ilginçtir, Trump’ın ilk döneminde, etrafında, özellikle Venezuela konusunda şahin olan John Bolton ve Elliot Abrams gibi isimler vardı ve bunlar askeri müdahaleden ve orada bir darbe yapmaktan bahsediyorlardı, Amerika’ya bir darbe yaptırmak istiyorlardı. Trump'ın birinci döneminde bunlara ‘’hayır’’ diyen, yine Trump'ın kendisiydi. Trump “Bunları yapmayalım” diyordu. Bugün geldiğimiz yerde artık Trump bu riskleri alıyor. “Burada patron benim, kimse benim önümde durmasın” diyor ve bunu bir güç gösterisi haline getiriyor. ‘’Kazananlar ve kaybedenler var. Ben kazanıyorum’’ diyor. Kaybettiği yer Amerikan siyaseti. Gönül’ün de anlattığı gibi, Amerikan halkı şikayetçi.

Ruşen Çakır: Gönül, sen bir ara değindin, tekrar buraya bir dönüş yapalım. Kendi partisi içinde de Trump'ın bu yaptıklarını benimsemeyen çok kişi vardır herhalde. Nasıl tepkiler geliyor ya da gelebilir? Bu arada iç politikada Minnesota'da yaşanan çok vahim bir olay oldu. Renee Good isimli bir kadın, ICE adı verilen, kaçak mültecilere karşı mücadele ekipleri tarafından öldürüldü. Görüntüler de çok açık ve net, bu olay çok büyük bir tepkiye yol açtı. Ara seçimler var, ondan da bahsettik. Hatta Trump bir yerde “Ara seçimi kaybedersek bunlar beni Kongrede görevden alır” demiş. Gerçekten böyle ihtimaller var mı yoksa istediği gibi rahatça aklına eseni yapabilecek bir Trump mı var? Yoksa kamuoyu, Kongre, Yüksek Mahkeme gibi birtakım engellere maruz kalabilir mi?
Gönül Tol: Ruşen, o konuya girmeden önce şunu söylemek istiyorum. Venezuela konusunda bu yaptığı şeyi bir şekilde kendi anlam dünyasında bunu rasyonalize ediyor ve halka satmaya çalışıyor. Ama bunun çok ciddi sonuçları olacak ve bence hiçbiri de hayırlı bir sonuç değil. Ömer de bahsetti, Trump’ın ‘’Donroe Doktrini’’nde  “Venezuela benim arka bahçem” demesi aslında dünyayı üç kutuplu bir yere doğru itiyor. Rusya kendi arka bahçesinde ne yaparsa yapsın, Çin, Tayvan'la ne yaparsa yapsın, Amerika, Batı küresine odaklanacak. Tabii herkesin kendisine kurduğu etki alanında, uluslararası hukuku çiğneyerek istediğini yapması, çok tehlikeli bir dünyaya doğru gitmek demek, bu bir.
İkincisi, bu tür davranışlar Amerika'nın uzun vadede dünyadaki etkisini azaltacak şeyler. Ben şu anda bile Maduro olayından bağımsız olarak, bunu Ortadoğu'da görebiliyorum. Biz kurumumuzda çok sık, bölgeden, Körfezden yetkilileri ağırlıyoruz. Trump Beyaz Saray'a döndüğünden bu yana, özellikle İran'a saldırıdan sonra, bu yetkililerden sıkça duyduğum bir şey var. Özellikle Körfez ülkeleri “Biz Trump seçildiğinde çok mutlu olmuştuk çünkü nihayet bizimle aynı vizyonu paylaşan bir Amerikan Başkanı Beyaz Saray'da demiştik” diyor. Tabii “Demokrasi, insan haklarını hiç umursamayan bir Amerikan Başkanı geldi, biz de bir nefes alacağız diye düşündük” demiyorlar, ama bu da resmin bir parçası. Fakat bugün geldikleri yer “Biz bu Amerikan Başkanı’na güvenemeyiz. İran'la nükleer müzakereler konusunda anlaştık, bölge ülkeleri de aynı sayfadaydı. Nükleer müzakereler olmadan 3 gün önce Amerika İran'ı bombaladı. Böyle bir Amerika'ya biz nasıl güvenebiliriz?” noktası. Bu varsayımın, bu anlayışın ve varılan sonucun ortaya çıkardığı yeni bir resim var: “Artık kendi başımızın çaresine bakmamız gerekiyor” diyorlar. Bunu ne şekilde görüyoruz? Suudiler Türkiye ile yakınlaşıyor, Birleşik Arap Emirlikleri daha İsrail'in yanında. Bir kamp kurulmaya çalışıyor, Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye’nin oluşturduğu bir askeri iş birliğinden bahsediliyor. Trump'ın attığı bu radikal davranışların sebep olduğu reaksiyonlar var ve bu reaksiyonlar Trump Beyaz Saray'dan gittiği zaman, Demokratlar seçimleri kazandığı zaman etkilerini görmeyeceğimiz şeyler değil. Bunun uzun vadeli sonuçları olacak.
Son olarak da, bunu Venezuela örneğinde nasıl görebiliriz? Böyle bir adım attılar ve Maduro'yu kaçırdılar. Hiç kimse demokrasiden bahsetmiyor. Rejim değil, lider değişikliği oldu. Marco Rubio, Venezuela'da ve Küba'da hep rejim değişikliğinden bahsediyordu, olmadı. Lider değişikliği oldu. Maduro'nun ve ondan önce Chavez'in kurduğu rejim yerinde duruyor. Fakat bundan sonra ne olacağı da önemli. Trump ne bekliyor? ‘’Artık burada bir kukla rejim var, benim istediğim her şeyi yapacak” diyor. Ben o kadar kolay olacağını düşünmüyorum. Maduro'nun seçtiği Başkan Yardımcısı Rodriguez, geçici olarak Devlet Başkanı oldu ve Trump yönetimine “Tamam sizin taleplerinizi yerine getireceğiz” dediği söyleniyor. Fakat çok uzun süre bunu devam ettiremeyebilir. Çünkü Maduro öyle bir figürdü ki, kendi rejimi içerisindeki birbiriyle kavgalı fraksiyonların arabuluculuğunu yapıyordu ve Delcy Rodriguez gibi insanları da silahlı güçlerden koruyordu. Ama Rodriguez'in elinde bir silahlı güç yok. Silahlı gücü tutanlar İçişleri Bakanı ve Savunma Bakanı. O yüzden Rodriguez aslında çok zor da bir durumda. Trump bu kadar da itip bu kadar da utandırmaya devam edemez. “Benim istediğimi yapacaklar. Petrolü alacağız” diye her gün bir açıklama yapıyor. Tamam, bu insanların ana motivasyonu güç olabilir ama sonuçta bu insanlar, sosyalist, devrimci ve bir rejimin liderleri. Bu insanları eğer bu kadar da utandırırsan bir noktada bir reaksiyon verilecek.
Ömer 19. yüzyıl emperyalizminden bahsetti, tam olarak oradayız; güçlünün her şeyi dönüştürmeye muktedir olduğu bir dünyaya da doğru gidiyoruz. Ama 19. yüzyılda Avrupa Batı emperyalizmine karşı ciddi bir reaksiyon olduğunu biliyoruz. Hindistan'da, Afrika'da oldu, Fransızlara karşı Cezayir'de oldu. Trump yönetimi bu rejimi bu kadar iterse, burada da reaksiyonlar olabilir. Amerika'nın petrol şirketleri diyelim ki Venezuela'ya girdi, orada devletin kontrolünde olmayan bir sürü silahlı grup var. Onlar da herhalde oturup “Tamam gelin neyimiz var neyimiz yok alın götürün, ekonomiyi çevirebilecek tek şeyimiz olan petrolü alın gidin” demeyecek herhalde. O nedenle bence, Trump yönetimini Venezuela'da ciddi bir kaos da bekliyor. Buna nasıl bir tepki verilecek diye sormuştun. Bu yıl ara seçimler var. Ara seçimlerde eğer ekonomi daha iyiye gitmezse, ki benim ekonomistlerden dinlediğim kadarıyla, ciddi bir iyileşme olmayacak ve Trump'a da destek oranı hali düşük durumda. Böyle bir durumda muhtemelen, bahsettiğin ICE yaptığı gibi, sokakta gezen, neredeyse haydut gibi insanları kaçıran, durduk yere ateş edip öldüren bu tür operasyonları daha sık göreceğiz. Çünkü Trump'ın başarı olarak sunabileceği çok da fazla bir şey yok.
Bu ICE olayı bizi çok etkiledi. Dün gördük, ICE yetkilileri genç bir kadını hiçbir sebepsiz, hiçbir gereği olmadan vurup öldürüyor. Aslında bu konuda Demokrat Parti ve Cumhuriyetçiler arasında bir parça bir uzlaşı vardı. Mesela geçen yıl Kongre’den geçen bütçeye baktığımızda, 2029'a kadar ICE ve sınırı korumakla görevli kurumların bütçesine ciddi bir artış getirildi ve buna Demokratlar da “Tamam” dedi. Dolayısıyla sınır meselesinin, illegal göçmenler konusunun çözülmesi konusunda iki partinin de bir uzlaşısı vardı. Fakat bu yıl seçim yılı ve seçim yılı olduğu için Minnesota'da olan olay gibilerini Demokrat Parti de politize etmeye devam edecek. Bu noktada bir çatışma görmek mümkün. Aslında beklentimiz şuydu: Seçimlerde Cumhuriyetçiler büyük bir hezimete uğrayacak ve Trump'ın son kalan iki yılında, politikalarını daha ılımlı bir yere çekecek beklentisi vardı. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Demokratlar’ın Temsilciler Meclisi'nde galiba üç sandalye kazanmaları gerekiyor, büyük ihtimalle alacaklar. Ama asıl mesele Senato. Senato'da Demokratlar’ın koruması gereken sandalyeler, salıncak eyaletler. O yüzden Senato'da Demokratların işi çok daha zor, bu bir. Ara seçimlerde bir hezimet görmeyebiliriz.
İkincisi de, bir hezimet görsek bile, Trump'ın, özellikle dış politikada bu davranışlarını daha modere etmesine sebep olmayabilir. Çünkü Trump, Maduro konusunda gördüğümüz gibi Kongreye başvurmuyor, Başkanlık Kararnamesiyle, Başkanlığın kendisine verdiği otoriteyle hareket ediyor. Trump özellikle dış politika dizaynında hiç kimseye danışmıyor. O yüzden dış politika konusunda bir ılımlılaşma göremeyebiliriz. Bu arada, sonbaharda İsrail'de de seçimler var ve ben, Netanyahu'nun İran'a saldırısının çok olası olduğunu düşünüyorum ve Trump da bunu destekleyebilir.

Ruşen Çakır: Evet, Ömer Bey, nasıl kurtaracaksın Trump'ı? Ne bekliyorsun?
Ömer Taşpınar: Trump eğer bir haydutsa, haydutlar sadece dış politikada haydutluk yapmazlar, iç politikada da haydut olarak davranırlar. Amerika’da hukuk düzeni ciddi bir erozyona uğruyor. Trump’ın görevden alınmaktan korkmasının nedeni, geçmişte başına gelenler yüzünden. Geçmişte de bunları yaşadı. Eğer Senatoda çok ciddi bir kayıp olursa, böyle bir şey mümkün olur ama gerçekçi değil. Çünkü bir başkanı görevden alabilmek için Senatoda üçte ikilik çoğunluk gerekiyor. Bu süreç başlatılabilir fakat nihayetine ermez. Ama Trump eğer bu yılın sonunda yapılacak ara seçimlerde hem Temsilciler Meclisini hem Senatoyu kaybederse, Demokratlar’ın böyle bir adım atmaları, “Görevden almamız gerekiyor, bu hukuksuz düzene bir son vermek gerekiyor” şeklinde bir çıkış yapacaklarını beklemek mümkün. Trump bu nedenle zaten kendi tabanını ve Cumhuriyetçileri birazcık mobilize etmek için “Dikkat edin. Eğer bu ara seçimleri açık ara kaybedersek her şeyi kaybedebiliriz ve ben bile gidebilirim” diyerek böyle bir alarm sinyalleri veriyor. Bu, korktuğunu gösteriyor ve kendine güvenen bir başkan havasında değil. Bu önemli.
Trump açısından dünyayı hep kazananlar ve kaybedenler olarak görmek lazım dedim ya, kazanan kim, kaybeden kim? Kamuoyu yoklamalarına göre Trump şu anda ciddi bir hezimete doğru gidiyor olabilir. Çünkü ekonomiyi yönetme konusunda başarısız, yüzde 35'lerde ekonomi iyi gitmiyor sinyalleri var. Trump buna çok şaşırıyor anlamıyor. “Ne demek ekonomi iyi gitmiyor? Borsaya bakıyorum, borsa rekordan rekora gidiyor” diyor. Onun dünyasında Amerika'da herkesin borsada parası var, borsa iyi gidiyorsa Amerika mutlu, borsa kötü gidiyorsa Amerika mutsuz. Ama aslında iş öyle değil. Amerika'da çok ciddi bir gelir dağılımı bozukluğu var. Bu gelir dağılımı bozukluğu nedeniyle, sağlık sigortası primlerini ödemekte zorlanan 30 milyon insan var. Demokratlar, hükümeti bu yüzden de kapatmaya kadar götüren bir politika izlemişlerdi biliyorsun. O primler artıyor. Obama döneminde gelen sağlık sigortası primleri, neredeyse ikiyle, üçle çarpılıyor ve bu bir geçim sıkıntısı haline geliyor. Amerika'nın alt orta sınıfları ve dar gelirli, sabit gelirli kesimleri, ki bunlar çok geniş tabakalar, geçinmekte zorlanıyorlar.
Enflasyon, Türkiye ile kıyasladığında hiç yüksek değil, yüzde 4 seviyesinde giden bir enflasyon var. Ama Trump'ın getirdiği gümrük vergileri nedeniyle fiyatlar artabilir, enflasyonda bir artış olabilir. Tüketici güven endeksi son derece zayıf. İnsanlar enflasyonun düştüğüne güvenmiyor. Borçlanmakta zorlanıyorlar. Faizler hâlâ nispeten yüksek ve Trump bu nedenle şu anda Merkez Bankası Başkanı'nı değiştirmekten bahsediyor. Merkez Bankası'nın bağımsızlığı çok önemli. Bir de o darbe görürse, Merkez Bankası'nın bağımsızlığı konusunda bir sorun yaşanırsa, Amerika'da yaşananlar iyice bir ekonomik kriz haline gelebilir. Bütün bunlar nedeniyle, iç politikada işler Trump için iyi gitmiyor. Ne olur? Ara seçimleri kaybeder. Zaten başkanlar birinci dönemlerinde çoğu zaman ara seçimleri kaybederler. Ama ekonomi 2028'e kadar düzelirse, o zaman, Trump'ın yelkenlerine ikinci bir rüzgâr gelir. Burada en büyük mesele, bir siyasi ve hukuk konusu olan ‘’Trump yine aday olacak mı?’’ meselesi. Farkındaysan gittikçe Türkiye'ye benzeyen bir Amerika ile karşı karşıyayız. Normalde, Trump’ın aday olmaması lazım. Ama Trump bu, yarın bir gün Meksika'ya savaş açıp Olağanüstü Hâl ilan ederse ne olacak? Gazeteciler ‘’Askerler kendilerine verilen emirleri yerine getirecek mi?’’ diye soruyorlar. Düşün, o kadar benzemeye başladı artık.
Asker-sivil ilişkilerinin bile sorgulandığı bir yere geliyor durum. Bazen ‘’Amerika’yı Trump’tan kim kurtaracak?’’ konusu açılıyor. ‘’Böyle bir adam geldi, Cumhuriyetçi Parti’nin üstüne çöktü, seçimleri de kazanabiliyor ve hukuksuz bir şekilde ülkeyi bir diktatörlüğe götürüyor. Buna karşı durabilecek kurumlar hangileridir?’’ tartışması yapılıyor. Amerika acısından gelinen durum içler acısı. Sadece dış politikada bir haydutluk döneminden bahsetmiyoruz, içeride de kaotik bir dönemden bahsediyoruz. Umarım Amerika, şu önümüzdeki 2-3 yılı, daha büyük buhranlar içine girmeden, böyle bir otoriter düzen içine girmeden kurtarabilir. Trump deneyiminden sonra, bu buhran geçerse, uzun dönemde Amerika açısından düşünülmesi gereken şey, bu iki partili sistemin değişmesi olacak. Çünkü Trump'ın başarısının temel nedeni iki partili sistem. Partilerden bir tanesini ele geçirdi. Normal şartlarda Trump gibi bir adam, Fransa'da Marine Le Pen'in yaptığını yapabilirdi; %30'la daha faşizan, aşırı sağ bir partinin başkanı olurdu. Merkez sağda ayrı, %20-30 oy alan başka bir parti olurdu ve %30'luk da bir sol olurdu. Üçlü bir yapı oluşurdu ve Trump kazanamazdı. Ama Trump'ın bu kadar güçlenmesinin nedeni Amerika'daki iki partili düzen. Üçüncü parti bir türlü çıkamıyor. Trump Cumhuriyetçileri ve partiyi ele geçirdi. Cumhuriyetçiler de paralize olmuş durumda, bakalım bu ne kadar sürecek? Ama Amerika'da iç politikada da dış politikada da, daha önce içinde olmadığımız tehlikeli bir dönem içine giriyoruz diyebiliriz. O açıdan, 2026 çok büyük risklerle başladı.

Ruşen Çakır: Evet, biz de 2026'nın ilk ‘Transatlantik yayınını böyle sonlandıralım. Sizlere iyi yıllar diliyorum. ABD, tüm dünya ve tabii Türkiye için zor olacağı şimdiden belli bir yıl. Ömer Taşpınar, Gönül Tol çok teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkür ediyoruz. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
23.01.2026 Çağımızın Sisifos’u: Kürtler
22.01.2026 Suriye dersleri: “Krala yaslanmayın, düşersiniz”
21.01.2026 Öcalan “Sonumuz Gazze gibi olur” diye uyarmıştı
20.01.2026 Suriye’nin ortaya çıkardığı Kürt milliyetçiliğinin krizi
20.01.2026 Onur Alp Yılmaz ile söyleşi: Erdoğan’ın hesapları nasıl tuttu? CHP ne yapabilir?
19.01.2026 Hafta Başı (66): Suriye'de dengeler değişti | Suriye'den sonra çözüm sürecinin geleceği
19.01.2026 “Pirus zaferi”: Öcalan’ın kehaneti Suriye’de gerçekleşiyor
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın yakaladığı ve kaçırmakta olduğu fırsat
25.01.2026 Kürtler için hasar tespit raporu
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı